Yönetmen Serisi Kitapları

Hayal Perdesi Kitaplığı’ndan Yönetmen Serisi Kitapları

Engin Ayça 1987 tarihli “…Ve Sinema” dergisinde[1], yönetmenlerin artık kendi iç dünyalarına döndüğünü, yaygınlaşmasa da bunun giderek öne çıkan bir eğilim olmaya başladığını ifade eder. Bir anlamda 1990’lardan sonra Türk sinemasında ortaya çıkan yeni yönelimleri de işaret etmiş olur. Yeniden bir sistemin kurulması için gerekli olan maddi kaynaktan yoksunluk, bu dönemde kendi filmlerini çekmeye çalışan yönetmenler için de belirleyici bir unsurdur. 1990 sonrası Türk Sineması Yeşilçam gibi bir gelenek yaratmak yerine, kendi kişisel dünyalarını küçük ölçekli hikâyelerle ekrana yansıtan yönetmenlerin önderliğinde ilerler.

Yeni kuşak yönetmenlerin yavaş yavaş filmlerinde belli biçimleri oturtması ve ülkedeki mevcut sinema geleneklerinden giderek ayrılmasıyla birlikte, Türkiye’deki sinema seyircileri arasında da bir bölünme başlar. 90’larda çıkış yapan yönetmenlerin küçük ölçekli hikâyelerini maddi açıdan “risk” taşıyan minimalist anlatım olanaklarıyla ifade etmesi, anaakım sinemanın karşısında “alternatif” ve “bağımsız” bir sinemanın da doğuşunu müjdeler. Ama popüler kültür içerisinde her zaman alternatif ürünler de popüler ürünler kadar rağbet görür. Bu da, “alternatif”, “bağımsız” ya da “yeni” olarak lanse edilen filmleri tâkip edenlerin aslında bu filmlerin temsil ettiklerini tam olarak kavrayamamasına yol açar. Türk sinemasıyla ilgili hemen her yazıda adı geçen Ahmet Uluçay, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ve Zeki Demirkubuz gibi yönetmenlerin filmleriyle ifade etmeye çalıştıkları, böylece popüler kültürde tüketilen birer metanın ötesine geçemez.

Popüler kültür içinde metalaştırılan ve tüketim ağının birer zinciri hâline getirilen bu yönetmenleri ve sinemalarını daha yakından tanımak ve onların sinemasal evrenlerini oluştururken beslendikleri kaynakları daha iyi anlayabilmek adına, Hayal Perdesi Dergisi’nin yürüttüğü çalışmaların bir ürünü olan ve Küre Yayınları’ndan çıkan, Ayşe Pay tarafından İhsan Kabil editörlüğünde hazırlanan “Yönetmen Sineması” serisi bu açıdan dikkate değerdir.

Ahmet Uluçay üzerine hazırlanan kitap, özellikle seride diğerlerinden ayrılır. Uluçay’ın sineması, yönetmenin etkileşimde bulunduğu bütün sanat dallarındaki ustaların etkilerini kendi içinde eriterek, onlardan özgün bir kimya yaratmayı başarır. Bu şekilde de, hem Türk sinemasındaki otantisite hem de sanat filmi mi gişe filmi mi tartışmalarını kesip atar. Kendine yeni bir dil bulma arayışında olan Türk sineması için oldukça önemli olan Uluçay sineması, bu anlamda ülkemizde eksikliği hissedilen bir alana da karşılık gelir. 90 sonrasının en ilginç yönetmenlerinin başında gelen Derviş Zaim ve filmleriyle ilgili olan kitapta; yönetmenin geleneksel sanatlarla sinema dilini bütünleştirme çabasının, zamansal kaydırmalar ve entrikalarla anlatımını zenginleştirme girişimlerinin, filmlerindeki sembolik ve kurgusal öğelerin çözümlemeleri yapılır. Türk sinemasının kabuğunu kırarak ülke dışına açılmasında önemli katkıları olan Nuri Bilge Ceylan’la ilgili hazırlanan kitaptaysa; yönetmenin sinemasının fotoğrafla olan ilişkisi, taşra, ev, aidiyet, yalnızlık, yabancılaşma gibi temaları filmlerinde ne amaçla ve nasıl kullandığı, sinemasının tematik olarak nasıl bir seyir izlediği anlatılır. Semih Kaplanoğlu kitabında, yönetmenin sinema dilini oluşturma çabası kronolojik bir sırayla filmleri özelinde tek tek aktarılırken; çağrışımsal anlatımla yönetmenin karakterleriyle ülke arasında kurduğu bağ ve bir “üst” gerçekliğe ulaşma gayreti de yazılarda kendine yer bulur. Bireyin kötücül doğasını filmlerinde sorgulayan Zeki Demirkubuz’la ilgili hazırlanan kitapta da; yönetmenin sinemasının merkezinde yer alan Friedrich Nietzsche, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Jean-Paul Sartre ve Martin Heidegger gibi yazar ve düşünürlerin Demirkubuz filmlerine etkileri, yönetmenin kurduğu kurgusal dünyada insanın kötücül doğası üzerinden bir ahlâk anlayışı yaratıp yaratamadığı irdelenir.



Eleştirinin Önemi ve Türkiye’de Sinema Eleştirisi

Eleştiri, sanatçı ve sanat yapıtı ile izleyici, okuyucu arasında kurulmuş bir köprüdür. Bu köprü sanat yapıtlarından başkalarına doğru uzanmaktadır.[2] Dolayısıyla, eleştiri, sanatçının ürettiği sanat yapıtını tamamlar ve o yapıtın anlaşılmasında pay sahibi olur. Sanat yapıtını tamamlayan eleştiridir. Bu yüzden, eleştirmenin de üzerinde büyük bir sorumluluk vardır. Sinema özelinde konuşacak olursak, sinema eleştirmeni bir filmi tanıtır, inceler ve değerlendirir. Bunlar onun birincil görevidir; ama bunun yanında filmin sinema sanatına bir katkısının olup olmadığını da değerlendirmekle mükelleftir. Çünkü sanatçının sanatının o sanat dalı içindeki yerini ve önemini ifade ederek, dolaylı olarak sanatın ve sanatçının ilerlemesine de katkıda bulunur.

Andre Bazin, sinema eleştirisinin iki yüzü olduğunu, bunların birinin silik ve para değeri taşımayan filme dönük yüzü, ötekinin ise seyirciye dönük yüzü olduğunu belirtir.[3] Türk basınındaki sinema eleştirileri daha çok Bazin’in deyimiyle filmlerin “silik” ve “filme dönük” yüzüne yöneliktir. Bu tür yazılar eleştirinin işlevini ve değerini tam olarak kavramaktan yoksun yazılardır. Her şeyden önce bir sanat yapıtı tamamlanmamıştır ve onu tamamlaması gereken eleştirmenin getireceği eleştiri; yani seyirciyle sanat yapıtı arasında kuracağı bağdır. Bu yüzden, sinema eleştirilerinin de filmi tanıtmaktan çok filmin/sanat yapıtının anlam dünyasını izleyiciye açmaları gerekmektedir.

Türkiye’deki sinema eleştirilerinin genellikle beğeni ve tanıtım yazıları üzerine yoğunlaşması, bir türlü üretilen eserlerin eleştirel bir gözle değerlendirilememesi ve belki de 1980 sonrasının travmasının toplumsal hayatta olduğu gibi basın-yayın dünyasında da sürmesi, Türk sinemasının anlaşılmasını da engeller. Siyasette, ekonomide, sosyolojide, toplumsal hayatta ve sanatta bir türlü eleştirel ve sorgulayıcı bir bakış açısının oluşmaması, 90’larda çıkış yapan Türk yönetmenlerin filmlerinin ve yavaş yavaş oluşturdukları sinema dillerinin de geniş kesimlerce fark edilmesini engeller. “İyi” ya da “kötü” diye nitelenen ve filmlerinde işledikleri temaları kabaca belirten yazılar, bu yönetmenlerin ve filmlerinin yeni bir oluşum içine giren Türk sinemasındaki yerlerini ifade etmekten uzaktır.

Küre Yayınları’ndan çıkan yönetmenlerin sinema dillerini ve filmlerinin çözümlemelerini içeren kitaplar, bu yüzden Türk basınındaki mevcut yüzeysel eleştiri şablonlarına bağlı kalmadan, derinlikli analizlerle Türk sinemasına da önemli bir katkıda bulunur. Eleştirinin işlevlerini yerine getirerek, sanatçıyla okur arasında bir köprü kurmayı başarır. Filmlerin edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji, antropoloji vb. pek çok farklı disiplinle iç içe yorumlanması, bir yandan da 90 sonrası Türkiye’sinin ve Türk sinemasının anlamlandırılması açısından da önemlidir. Özellikle 1980’den sonra üretilen filmlerde Yeşilçam’dakine benzer bir geleneğin ve anonimliğin olmadığını, ortak dilden çok farklı kaynaklardan beslenen ve farklı kulvarlarda ilerleyen bir sinemanın varolduğunu göz önüne alırsak; bu anlamlandırma çabasının daha da değerli olduğunu fark edebiliriz.

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

Kaynakça:


[1] Engin Ayça, “Türk Sineması Nereye Gidiyor?”, …Ve Sinema Dergisi, 4. Sayı, Nisan 1987, s.33

[2] Esra Biryıldız, Örneklerle Türk Film Eleştirisi (1950-2002), Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş., Aralık 2002, s.10

[3] André Bazin, Çağdaş Sinemanın Sorunları, Çev. Nijat Özön, Bilgi Yayınevi, 1966, s.189

Not: Bu yazının ilk hâli daha önce Anlayış dergisinin 80. sayısında yayımlanmıştır. Siteye eklenen yazıda ise, bazı yerler genişletilmiştir.

Advertisements
Posted in Serbest | Leave a comment

Sundance ve !F’ten İşbirliği

Obama’nın Başlattığı Projede Sundance ve !f istanbul Sinema için Birleşiyor

Dünyanın en önemli bağımsız filmler festivallerinden biri olan Sundance Film Festivali’ni düzenleyen kurum Sundance Institute ile !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 2011 yılında önemli bir işbirliğine imza atıyor.

ABD Başkanı Barack Obama’nın inisiyatifinde başlatılan ve dünya çapında kültürler arası diyaloğun geliştirilmesini hedefleyen Film Forward adlı programda ortak olmak üzere seçilen 10 şehirden biri İstanbul, işbirliği yapılacak festival ise !f İstanbul oldu.

Program kapsamında Sundance tarafından dünyanın farklı ülkelerinden 10 tane film seçildi. Bu filmler hem bu 10 şehirde gösterilecek, hem de yönetmenleri ve Sundance Film Festivali ekibi o şehirlerde tartışma ve söyleşilere katılacak. Program, 2010 yılının Aralık ayında New York’ta başlayacak ve 2011 yılının Eylül ayında Washington D.C.’de yapılacak toplu film gösterimi ile son bulacak.

ABD’deki gösterimlerden sonra programın ilk uluslararası ayağı Amerikan Büyükelçiliği’nin desteği ve işbirliğiyle, 17-27 Şubat tarihlerinde İstanbul’da, 10. !f İstanbul festivali sırasında gerçekleştirilecek.

1981 yılında Robert Redford tarafından kurulan Sundance Institute ile 2011 yılında 10. yaşını kutlayacak olan Türkiye’nin tek bağımsız filmler festivali !f İstanbul, bu işbirliği sayesinde Türkiye’li sinema tutkunları ile bağımsız hikaye tekniklerini farklı bakış açıları ile destekleyen önemli yönetmenleri bir araya getirerek sinema üzerinden kültürel bir köprü kurmayı umuyor.

Posted in Serbest | Leave a comment

Vals

Yönetmen : Ari Folman
İsrail, 2008

Herhalde son zamanların en çok hayal kırıklığı yaratan yapımıdır Vals Im Bashir. Hemen hemen herkes İsrailli bir yönetmenin İsrail’i yerden yere vurmasını bekliyordu. Hele ki son Gazze felaketinin dumanı insanların üzerinde tütüyorken Türkiye’de gösterime girmesi (öncesinde FilmEkimi’nde gösterilse de o zamanlar sadece iyi bir animasyon olarak nam salmıştı), özellikle Türk izleyicilerde çok sert bir söylem görme mekanizması geliştirdi. Kendimi ayrı tutmuyorum, hakkında adam akıllı hiçbir bilgim olmadan oturdum başına. İsrail’den çıktığını, harika bir animasyon olduğunu, savaşla ilgili olduğunu biliyordum. Bu bilgilerle kafamda oynattığımda, canavarın midesini yırtarak çığlık atacak vicdanın sesi gibi algılamıştım. Öyle olmadığını görünce hayal kırıklığı yaşadım ama kısmet Beşir’le Vals‘e değilmiş deyip geçtim. Çünkü Beşir’le Vals‘in başka bir görevi var.

Vals Im Bashir üstüne vazife olmayan ama bir şekilde yüklenen misyonlardan sıyrıldığında herkesin kabul ettiği üzere harika bir yapım oluveriyor. Bunun ardında, koyu kaplamalı karakterlerle çizilerek verilmek istenen karikatür – hatta çizgi roman- şekilciliğinin benimsenmiş olmasının yanında Max Richter‘in yılın en iyi performanslarından birine imza atan müzikleri ve Ari Folman‘ın hem genel hem de sahne bazlı muhteşem yönetimi yatıyor. Hiçbiri de sondaki 45 saniyelik footage‘a zemin hazırlamak için kullanılmıyor (kaldı ki o footage bile amaç değil, sadece bir araç vazifesi görmekte).

Animasyonu seçme tercihi belki maddi sıkıntılardan dolayı yapılmış olabilir ama animasyonun da “çiziktirelim de olsun” denerek yapılmadığı belli. Üstelik animasyonun seçilme nedeni animasyonun içinde bile veriliyor, Folman‘ın Amsterdam’daki dostu “çiz ama filme alma” derken. Çünkü savaşta yer almış İsrail gençlerinin, yani günümüz orta yaşlılarının hepsi travma yaşıyor. Görüntülenmek, filme alınmak, yaşadıklarının delilini başkalarıyla paylaşmak istemiyor, kaçıyorlar. Öncelikle hafızalarından, hâliyle kendilerinden kaçıyorlar. Kaçamayanlar kâbuslarından kaçmaya çalışıyor. Kaçamayanlar ülkelerinden kaçıyor, inzivaya çekilerek başka bir ülkede yaşıyor. Folman gibilerse kaçabiliyor. Filmler çekerek kaçıyor. Olan biten tüm sorunlarla film çekerek başa çıkıyor. Kast seçimlerinden gelmiş oyuncuların can verdiği karakterlerle ete kemiğe bürünmüş “rollerle” film çekiyor. Animasyon seçiminin bazı anlatılarda rakipsiz olduğu nokta da burası oluyor: Karikatürize edilmiş bir karakter görür izleyici. O “tip”in canı, kalbi, ahlakı, duyguları yoktur; sadece bir çizeri vardır. O tip hiçbir zaman özümsenemez seyirci tarafından. Tamam, belki ben de dâhil çok sıkı karikatür takipçilerinin yeni maceralarını takip ettikleri, durumuna üzüldükleri, onunla birlikte gülüp eğlendikleri tiplemeler vardır dergilerde, gazetelerde ama sayfayı çevirdiğimizde o tipin yaşamadığını biliriz. Oysaki bir insan tarafından canlandırılan karakteri içselleştirmek mümkündür, zaten bu yüzden “En İyi …” ödülleri verilir artistlere. Senaryonun canlı bir animasyonunu yapar oyuncular. Sinema ile animasyon arasında bir kıyaslama yapmayacağım ama derdiniz, kişilerin, kavramların sorgulandığı bir hikâyenin önüne geçmesine izin vermemek hatta kişileri hiç karıştırmadan olaylara ve etkilerine odaklanmaksa animasyondan daha iyi bir tercih yapılamaz. Parasızlık veya değil, en doğru yol tercih edilmiş Vals Im Bashir‘i anlatmak için. Hangi oyuncunun performansını hatırlamak istersiniz, asıl meselenin savaş-katliam-soykırım-tecavüz-eziyet-işkence-itlaf vs. olduğu bir görselde? Oyuncuya gerek mi var?

forum resmi

Korku verici bir kâbusla giriş yapan animasyonun finali yorumsuz bırakılmış bir gerçeklikle yapılıyor. Zaten animasyon da düşlerden, bölük pörçük hatıralardan gerçekliğe (tarihe) doğru ilerleyen bir yol hikâyesi tadında sürdürülüyor. Ari Folman’ın sis inmiş beyninde tek bir mola noktası bulunuyor: Denizden çıkarkenki o görkemli sinematografik “sahne”. Bir yönetmen olan Folman savaştan tek anımsadığı görüntüyü beyninde keyfince kesip biçmiş, yönetmenin seçimi hâline getirmiş. Denizde çırılçıplak yatan tüysüz oğlanların üzerine yıldızlar vurur, hepsi kapkara ve ılık denizden çıkarken gece sarıya bürünür, kulaklara olağanüstü bir müzik çalınır, oğlanlar denizden çıkar ve güneş onları aydınlatırken giyinirler. Neredeyse bir kutsanma törenine benzeyen bu sahne, Folman’ın animasyonda sıkça tekrar etmesine rağmen asla etkisini yitirmiyor. Animasyonda bahsi geçen fotoğrafçının bakış açısının anlatıldığı sahneler gibi denizden çıkış da Folman’ın savaştan hatırlamayı “seçtiği” bir sekans olarak resmediliyor. Çırılçıplak çocukların üstlerinde elbise bile yokken ellerine tutuşturulmuş silahlarla yavaştan meramını da anlatmaya başlıyor yönetmen. Arkadaşının anlattığı kâbusla savaşı hatırlamadığını fark eden Folman parçaları birleştirmek istiyor. Bir dış etkenle uyandırılan hafıza ise animasyonun amacındaki önemli bir mihenk taşı. Beşir’le Vals’in bize yaptığını, dostu Folman’a yapıyor: Onu “uyandırıyor”. Lakin asıl kilit noktayı psikoloji deneyiyle bize aktarıyor yönetmen. Dostu Ori, insanların çocukluklarına ait on görüntüden dokuzunun gerçek, birinin sahte olduğu deneyi anlatırken Folman’ın arkasındaki cama yapılmış ufak hile, film hatası sınıfına girmiyor. Girizgâhı artık yapmış oluyor Ari Folman: Bu izlediğiniz, bir film değil! Bu, izlediğiniz bir film değil!

Savaşı hatırlamaya başladıktan sonraki benzetmeler de Ari’nin –ve tabii ki İsrailli gençlerin- savaşı nasıl algıladığını bize göstermede önemli bir etken. Denizden gelen ve kucaklayıp götüren bir anne figürü, şehitleri taşıyan helikopterin yükselirken halelere benzeyen ışıkları, Good Morning Vietnam… pardon, Good Morning Lübnan şarkısı, sırtta yarı otomatik tüfekle sörf yapan askerler, daha “yukarıda” oldukları için her şeyi –daha iyi- gördükleri zannedilen komutanlar… Hem askerlerin o savaşları nasıl idrak ettiklerini hem de savaşın nasıl ifa edildiğini savaş karşıtı bir söylemle bize aktarıyor. Bunu yaparken Kırmızı Mercedes kara mizahını, fotoğraflanan hipodrom felaketini, bahçedeki çocuğun elinde tuttuğu roketatar trajedisini, Ari’nin izne geldiğinde yaşadığı yabancılaş(ama)mayı, 2. Dünya Savaşı’ndaki anlık vuslatları, Beyrut’a girip sefahat içindeki yaşamlarını kısa kısa verip baştaki deneyle olan flörtünü devam ettiriyor. Komutanına hayvanlı porno bile izlettirecek kadar işi ileriye götürdüğü de oluyor. Taraflı bir yapım sunmakla onu suçlayanlara cevabını zaten taraflı olarak veriyor. Savaş muhabiri Ron Ben-Yishai’nin Beyrut sokaklarındaki savaşı hatıralarından paylaştığı bölümde balkonlardan “film izlermiş” gibi çatışmayı izleyen insanlar metaforuyla Folman bir kez daha seyirciye sataşıyor. Arkadaşının elinden makineli tüfeği şımarıkça alan Frenkel’i de “çocuk askerler” anlatımına ustalıkla yediriyor. İlk yirmi dakikada hazır etmiş olduğu kurgusuna da sadık kalmaktan geri düşmüyor. Başlangıçtaki deneyi animasyon içinde adım adım kendine –ve elbette bize- uyguluyor:

1- Denizden çıkış sahnesi
2- Rastgele açılan ateş ve şehitlerin toplanması
3- Beyrut’tan önce sahilde sörf yapan, esrar içen İsrail askerleri
4- Bahçedeki roketatarlı çocuk *
5- İzne çıkması ve eski sevgilisini yeniden görüşü
6- Eski villa
7- Beyrut Havaalanı
8- Vals sokağı
9- Fişekleri attığını hatırlaması
10- Nefes almanın can yaktığı final

*(Ari’nin zoraki hatırlarmış hissi verdiği konuşma: “Ben de orada mıydım? Ha, tabii oradaydım.”)

Finalin final gibi yapılması, bir imza gibi atılması animasyonun çizimleriyle, harikulade müziklerle kendinden geçmiş seyirciyi tepeden tırnağa bir silkeliyor. Ancak gerçek görüntülerle gerçeği algılayabilecek insanları yerdiği gibi, animasyonun değerini de yüceltiyor. Ari Folman bize, o zamanın çocukları şimdinin koca adamları olan, o savaşları bilen ama hafızasında uzaklaştırmış, üzerine yenilerini yazıp silmiş insanlığa maziden kalan yüzlerce kare gösteriyor ve soruyor: Şimdi hatırladınız mı?

Melih Tu-men
tumenm@gmail.com

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Nijat Özön

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, Türkiye’de sinemanın gelişmesinde gerek çevirileriyle gerekse de yazmış olduğu kitaplarla kendisinden sonra gelenlere önemli bir miras bırakan büyük usta Nijat Özön’ü ölümü vesilesiyle kendi sözlerinden hazırladığımız bir derlemeyle anmak istedik. Sadece çeviri ve kitap yazma anlamında değil, düşünsel anlamda da Türk sinemasına ve Türkiye’deki sinema sektörüne önemli katkıları olan Nijat Özön’ü saygıyla anıyoruz.

“Sinemayla ciddi ilgilenmeye başlayınca baktım ki Türkçe’de sinema kitabı diye pek bir şey yok. British Council’in açtığı bir sergide Roger Manvell’in Film kitabına rastladım. İncecik, fakat çok güzel hazırlanmış bir kitaptı, sonunda da gayet güzel bir bibliyografya vardı. Hah dedim işte kitap! Derken İngilizce, Fransızca kitaplar ısmarlamaya başladım. Bayağı bir sinema kitaplığım oluşmuştu. O zaman yabancı dilim o kadar kuvvetli değil. Okuyarak hem yabancı dilimi hem de sinema bilgimi geliştiriyordum. İkisi birbirini destekleyerek ilerliyordu. Üniversiteye kadar büyük yönetmenler, türler, onların en önemli örnekleri kitaplardan öğrendiğim şeylerdi. Filmleri de geldikçe görüyor, göremediklerimi yabancı dergilerdeki eleştirilerden tanıyordum. Kitaplardan sürekli notlar alıyordum. Düşümcem şu: Doğrudan doğruya sinemayla ilgili temel bilgileri alıp Türk okuruna nasıl sunarız? 1950’lere doğru Vatan gazetesinde başlayan sinema eleştirisi çabalarında Oktay Akbal, Atilla İlhan, Metin Erksan imzaları görülmektedir. Ancak genel olarak sinema eleştirisi diye anlayış yerleşmiş değildir. Böyle bir ortam bir defter aldım. Ben olsam böyle yazarım diye, 1946-47’den itibaren her gördüğüm önemli film için eleştiri yazmaya başladım.”

“1958 gibi Türk sinemasıyla uğraşmaya başladım. O yıllarda yavaş yavaş yapım sayısı artıyor, ortaya bir şey çıkıyor. Filmlerden çok toplumbilimi, ekonomisi ilgimi çekti. Yani bir sinema nasıl şekilleniyor, neyin üzerine oturuyor, kim nasıl kaldırıyor bu kadar şeyi? Aslında seyircinin beğenisi beni hiç şaşırtmıyordu. Her ulus layık olduğu yönetimle yönetilir gibi her seyirci de layık olduğu filmi bulur. Yapıyı, mekanizmayı anlama çabası o mekanizma içindeki insanlarla tanışmayı da getirdi. Halit (Refiğ) İstanbul’a gittikten sonra ben de her tatilde oraya gidiyordum. Sinemacı çevresiyle yakın ilişki kurdum. Bazı filmlerin çekimlerine katıldım. Yapımcılarla, yönetmenlerle tanıştım. Yavaş yavaş Türk sinemacıları ve sinemasıyla ilgili bayağı malzeme birikti bende.”

“1950-60 Türkiye’nin yapım açısından en verimli yılları. Biz 61’deyiz. Bunun arkasına ekleyecek çok az şey var. Önünü de eklersem Türk sinemasının tarihi ortaya çıkar. Böylece on yıllık dönemi genişlettim. Önce kendi içinde… Zaten tanığı olduğum, kişileriyle konuştuğum, olaylarını, kurumlarını bildiğim bir dönem. Benim için önemli olan o on yıl dışında kalan bilgiler. Orada da zaten yapım olarak fazla bir şey yok. Benim önem verdiğim on yılın hikayesiydi.”

Günümüz Türk Sineması ve Film Eleştirisi

“Günümüz popüler filmlerinin seyirciye ulaşmasını Türk sinemasının kitlesiyle buluşması olarak değerlendiremeyiz. Burada tamamen bir sömürme var. Yeşilçam duygu sömürüsü yapıyordu. Bir sene, tarihi filmler moda olurdu, bir sene kovboy filmleri. Bugün de bir film tesadüfen tuttu mu arkasından benzer filmler yapılıyor. O tür filmlerin artmasının, Türk filmlerinin salonlarda yeniden izlenebilir hale gelmesinin, Türkiye’de bir sinema sanayinin kurulmasına katkıda bulunabileceği görüşüne pek katılmıyorum. Bağımsız sinema her zaman her yerde varolmuştur. Bağımsız derken kurulu sanayide, ticari amaca bağlı olmayan filmleri kastediyorum ve sinema tarihinde yer eden filmler de hep onlar olmuştur.”

“Medyanın tutumuna göre daha çok magazin çeşidinden eleştiri, en fazla tanıtım yapılıyor. Çok çala kalem, çok yüzeysel şeyler yazılıyor. Üstelik ciddi ve dürüst bir tutum da yok. Günün gelişine göre ve çalışılan medyanın eğilimine göre… Ciddi bir sinema eleştirimiz yok ne yazık ki. Zaten kendileri de bunun derdinde değil. İnternette dünya kadar malzeme var. Giriyorlar, bilgileri oradan alıyorlar. Yani kendi düşünceleri yok. Türk filmleri üzerine yazılan yazılardan da anlaşılıyor bu.”

Bölümler, İbrahim Türk‘ün Nijat Özön’le 2002’de yapmış olduğu röportajdan alınmıştır. Röportajın ve metnin tamamı Altyazı dergisinin 5. sayısında yayınlanmıştır.

Posted in Serbest | Leave a comment

Bronson


Yönetmen: Nicolas Winding Refn
İngiltere, 2008

1974 yılında 19 yaşındayken soygun suçundan 3 yıl hapisle cezalandırılan, fakat içeride sürekli olay çıkartıp kavga ederek cezasını 30 yılı tecritte olmak üzere 34 yıla kadar uzatan Michael Peterson’ın gerçek hikâyesi, Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn tarafından Brock Norman Brock ile birlikte senaryo haline getirilerek çekilmiş. Charles Bronson’ı alter egosu ilân eden, özellikle gardiyanlarla kapışmayı seven, uyumsuzluğu yüzünden sürekli değişen hücrelerini birer otel odası gibi gören Peterson, İngiltere’nin en tehlikeli mahkumu ünvanına sahip. Zaten görünen en belirgin amacı da bir şekilde ünlü olabilmek. Refn’in biyografi ve kurmaca arasında gidip gelen anlatımı da tıpkı Peterson kadar ilginç. Nedensiz şiddetin, anarşinin ve çılgınlığın ete kemiğe bürünmüş hali olan Peterson’ın enteresan olaylarla dolu hapisane geçmişi, çiğ bir şiddet yanında, nam-ı diğer Bronson’ın monologları ve kurmaca bir tiyatro sahnesinde seyirciyle konuştuğu anlarıyla tiyatral paralellikte sunuluyor.

Bronson sayesinde göze sokulan bir sistem ve adalet eleştirisi yok. Politik bir figür yerine absürd, bilinçsiz ve anarşist ruhlu bir mapushane palyaçosu olarak resmedilmiş. Tabiî bakışa göre bunlardan doğrudan veya dolaylı politik çıkarımlar elde etmek mümkün. Uzun mahkumiyeti süresince tam bir başbelâsı oluşu üzerinden çocuksu bir şöhret beklentisinin kişiliğine olan yansımaları anlatılmaya çalışılıyor. Zaten bir evlat, âşık ve bahis dövüşçüsü olarak kısaca işlenen rolleri, bu kişiliğin önüne geçemiyor. Bronson rolüyle harika bir oyun çıkaran Tom Hardy’den ayrıca söz etmek gerek. Hardy, her dâim öfke dolu olmasına rağmen ne zaman ne şekilde parlayacağı belli olmayan dengesizlik halini kusursuzca yansıtması yanında, yer yer tek kişilik bir tiyatro oyunu izliyormuş havasına da sokabilen elit bir metoda da sahip olduğunu gösteriyor. Üstelik sempatik bulunabileceği gibi, uzlaşmasız tutumuyla araya mesafe koyan yönünü de aynı metoda eklemiş vaziyette. Görüntü özeni, kurgusu ve etkileyici müzik kullanımıyla, en önemlisi de Tom Hardy’siyle birçok artısı olmasına karşın, her zevke hitap etmeyen bir film olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

Posted in İngiltere | Leave a comment

Muukalainen


Yönetmen: J.-P. Valkeapaa
Finlandiya, 2008

Finlandiya filmi “Ziyaretçi” Norveç yapımı “The Bothersome Man”den beri bu coğrafyada çekilen en ilginç filmlerden biri kanımca. Klasik bir hikâye anlatımından uzak duran yönetmen J.-P. Valkeapaa görece sade hikâyesinden çok hikâyenin anlatımıyla ilgileniyor. Zaman mevhumunu unutturacak bol bol uzun plan sekansın yer aldığı film, karakterlerini bir göz gibi izleyen kamerasıyla ve çevrenin uçsuzluğunu daha da belirgin kılan pan hareketleriyle kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşayan ana oğlun hikâyesini bizlere sinemasal olarak çok yetkin bir biçimde sunuyor. Neredeyse hiç konuşmayan karakterlerin ruh hâllerini simgesel bir anlatımla açık eden yönetmen karakterlerin aralarındaki gerilimi de doğadaki sesler aracılığıyla sağlıyor. Bir karganın sesi ana oğlun bozulacak olan düzeninin habercisi olurken, sobada yanan odunun ateşi de annenin bir türlü dışarıya yansıtamadığı öfkesinin tezahürü oluyor.

Ziyaretçi dört başı mamur anlatımının haricinde hikâyesine aynı derecede önem vermediğinden dolayı sadece etkileyici olmakla yetiniyor. Babası hapiste olduğu için annesiyle birlikte yaşayan bir çocuğun sessiz dünyasından aktarılan film bir yabancının eve gelerek ana oğlun düzenini bozmasına odaklanıyor. Babasının yokluğunda evin sorumluluklarını üstlenen çocuğun filmin ilerleyen bölümlerinde yaşadığı karmaşayı ve hayal kırıklığını aşmak için bulduğu çözüm bir yandan da net olmasa da Oedipus kompleksini akla getiriyor. Freudyen bir çözümlemeyle annesinin yeni sevgilisinden ve hapisteki babasından kurtulan çocuk bu süreçten sonra soluğu annenin yattığı yatakta alıyor. O âna kadar annenin yattığı yatağın dokunulmazlığı varken çocuk bir süre sonra kendini bu yatakta yatmaya uygun görüyor. Bir eşiği geçiyor ve kafasını annesinin eline dayayarak yatağa uzanıveriyor.

Bu sadece filmdeki ilişkilerin basit bir okuması tabii ki. “Ziyaretçi” pek çok farklı okumaya imkân tanıyan, kesin ve net bir dille derdini anlatmayan bir yapım. Sözcüklerle bir hikâye anlatmak yerine görsel ve işitsel bir dil üzerinden konuşamayan bir çocuğun ruh hâlini betimlemeyi tercih ediyor. Söz konusu olan ergenlik çağında kurulu düzeni bozulan ve tehdit altında kalan bir çocuk olunca da ister istemez filmin atmosferi de bu çocuğun sürekli değişen ruh hâlinden etkileniyor. Çocuğun hayatında olan her kırılma noktası filmin gerilim kat sayısını da arttırıyor. Başarılı anlatımını bir çocuğun iç dünyasını merkezine alarak yansıtan yönetmen hikâyesinin zayıflığına rağmen etkileyici bir çalışmaya imza atıyor. Ama yine de insan filmi izledikten sonra çok daha iyisi de olabilirmiş demeden edemiyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Posted in Finlandiya | Leave a comment

Dogtooth


Yönetmen: Giorgos Lanthimos
Yunanistan, 2009

Köpek Dişi kendi başının dikine giden bir aile draması; baskıcı ve sık sık da usulca rahatsız edici. Ev yaşantısının geleneksel fikirlerini ve normal sürecini fiilen yıkmış izole bir ailenin üzerinden aile içi ilişkilere bakan filmde dünyevi şeyler sık sık rahatsız edici bir düzeye çıkıyor. Bir anne ve baba, ikisi kız biri oğlan üç yetişkin çocukla beraber çevreden izole edilmiş geniş bir evde yaşamaktadır. Oğluyla düzenli cinsel ilişkiye girme sırrı açığa çıkan Christina’nın cinsel tatmin karşısında çocuklarına ödül vermeye başlaması ailede tahribat yaratmaya başlar.

Yönetmen Giorgos Lanthimos geleneksel aile rollerini aynı anda hem destekliyor hem de yıkıyor. “Köpek Dişi”nde baba yine evin reisidir, çocuklarını ayrım gözetmeksizin eğitmekte ve cezalandırmaktadır. Ancak onun derslerinde tüm kurallar değiştiği için kendinizi “Alice Harikalar Diyarında”da gibi hissedersiniz. Ailenin geçimini sağlayan ve karısıyla çocuklarını dış dünyadan korumak için araziyi terk eden tek kişi de yine ailenin babasıdır. (Yarattıkları dünyadan daha rahatsız edici bir şey düşünmek zordur)

Aile beraber yer içer ve ebeveynlerinin yıldönümünü kutlar, büyükler ve çocuklar neredeyse sürekli rekabete dayalı oyunlar oynar. Fakat ailenin akşam yemeklerinde garip, dogmatik öğretiler verilir ve hem yıldönümü partileri hem de oyunlar sırasında çocukların sergilediği davranışlar kendi yaşlarının çok altında görünürken izleyicide gerçeküstü bir his uyandırır. Belki de normallikten sapılan en ayırt edici nokta, ailenin bazen enseste de varan hiçbir cinsel sınırı bulunmayışıdır. Filmde geleneksel aile yapısı kesinlikle mevcuttur ama genç çocuklar yetişkinlerle, “baba en iyisini bilir” mantığı da deli öğretilerle yer değiştirmiş ve cinsel kurallar ortadan kaldırılmıştır.

Rol yapma filmde önemli bir yer tutmaktadır, en belirgin olarak da yetişkin çocuklarda göze çarpmaktadır. Partnerlerin hiçbir zevk almadıklarını belli ettikleri (filmin geneline hakim) cinsel içerikli sahnelerde olduğu gibi karakterler genellikle sadece hareket ederler ve bu durum da bize, insanların farazi senaryolar içinde hissiz ve tuhaf bir şekilde dolandıkları sessiz bir film duygusunu vermektedir.

Hem aileye hem de aile ilişkilerine odaklanan film boyunca işlenen entelektüel bir “ya olursa” duygusu bulunmaktadır (Lanthimos basına verdiği notlarda filmin “geleceğin ailesine dair tahmin yürütmekten doğduğu”na işaret etmiştir). Parçalanmış bir aileye yapılan dini, rahatsız edici ve epeyce ayrıksı bir bakış filme anlamlı bir ödül kazandırmış ve “Köpek Dişi” Cannes’da bu seneki “Belirli Bir Bakış” ödülünü almıştır.

Sinemanın geleneksel kurallarını yıkma yeteneğindeki Fransız Yeni Dalgası’na çok benzer bir biçimde “Köpek Dişi” aile kurumunu parçalıyor. Sevimli karakterler, bariz bir neden-sonuç ilişkisi ve eylemlerin ardındaki motivasyonları anlamak isteyenler için bu film son derece sinir bozucu olabilecekken geleneksel anlatı söylemlerine bağlı kalmaktan ziyade toplumsal normlarla oynayan bir film arayanlar için “Köpek Dişi” güçlü bir tercih olacaktır.


Moving Pictures Magazine

Çeviri: Kamil Akdoğan

Posted in Yunanistan | Leave a comment