Derek


Yönetmen : Isaac Julien
İngiltere, 2008

İllüzyonlar çağında bir sanatçı …

Belgeselle ilgili konuşmadan önce bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor: Derek, klasik anlamda bir belgesel değil. Derek Jarman’ın Caravaggio’sundaki rolüyle sinema kariyerine başlayan ve daha sonra yönetmenin favori oyuncularından biri haline gelen Tilda Swinton’ın anlatımı ve Jarman ölmeden önce onunla yapılan çeşitli röportajlar aracılığıyla ilerleyen ve yarı otobiyografik yarıda kurmaca olan Derek, bir ucuyla da 2.Dünya Savaşı’nın hemen sonundaki Avrupa’dan başlayarak, yaşlı kıtanın bugüne gelişine kadar geçirdiği değişimlere de ayna tutuyor. Özellikle İngiltere’nin savaş sonrası muhafazakarlaşan toplumsal yapısına, Punk akımının doğuşuna, Thatcher dönemine ve günümüz İngiltere’sine dair çok önemli bilgiler veriyor.

Derek, Derek Jarman’ın hayatına ve İngiltere’nin yaşadığı değişimlerle birlikte Tilda Swinton’la da ilgili önemli ipuçları vermekte. Swinton’ın Jarman’la birlikteliği sadece yönetmen-oyuncu birlikteliğiyle sınırlı kalmıyor. İkilinin aynı zamanda hayata, sanata, dünyada yaşanan gelişmelere ve hatta ölüme bile bakışlarında büyük paralellikler var. Swinton’ın aralarda parantezler açarak Jarman’ı anlattığı kısımlardan, aslında Swinton’ın dünyasıyla ilgili de önemli bilgiler edinebilirsiniz. Özellikle iki sanatçının da sanata ve dünyaya karşı olan o saf, el değmemiş, cesur ve çocuksu tavırlarındaki ortaklıklar oldukça dikkat çekici. Derek, bizlere Jarman’ın yaptığı işe sanat adını vermeden, hayata sezgisel olarak yaklaşımının ürünü olan yapıtlarının Swinton’da “okul piyesleri” hissi yaratması gibi algısal ve metafizik bir dünya yaratıyor. İşin güzel yanı ise, bu dünyayı yaratırken toplumsal gerçeklikten de kopmuyor.

Derek’in arka planı oldukça zengin ve yaşanan pek çok toplumsal değişim yönetmenin gözünden yansıtılıyor. 2. Dünya Savaşı sonrasında şiddetin ve kargaşanın boyunduruğundaki bir toplumda çocukluğunu geçiren Jarman, bu dönemdeki şiddeti ve katı toplumsal normları keskin gözlemleriyle bizlere aktarıyor. Katolik okulunda geçirdiği yılların bütün yaşamını etkilediğinden, gittikçe muhafazakarlaşan bir toplumsal yapı oluştuğundan ve Punk hareketinin aslında bu muhafazakarlığa bir tepki olarak doğduğundan bahsediyor. Dönemin eşcinsel hareketlerini, genel olaylar kadar yer altı kültüründe yaşanan ve basına çoğunlukla yansımayan olaylara da değinilerde bulunuyor. Tabii ki bütün bunlar anlatılırken, dönemin sinemasal oluşumları, resimden nasıl sinemaya geçtiği ve filmlerini ne amaçla çektiğinden de bahsediyor Jarman.

Bugün çok sevdiğiniz ve yapıtları kadar, sanata ve dünyaya bakışı da sizinle ortak olan bir sanatçı düşünün ve onun belgeselini çekmeyi hayal edin. Derek’te işte tam böyle bir belgesel. Swinton’ın Derek Jarman’la olan ortak farkındalıklarına vurguda bulunan, bunu yaparken de toplumsal gerçeklikten kopmayan, kişisel olduğu kadar da bilgilendirici bir çalışma. Derek Jarman’ı hiç tanımasanız da hiç sevmeseniz de, geçtiğimiz yüzyıl yaşanan büyük toplumsal değişimlerin kökenini ve nelerin ne yönde geliştiğini, daha doğrusu gerilediğini görmek adına oldukça faydalı bir deneyim. Tilda Swinton’ın sonda söylediği gibi, biz illüzyonlar çağında yaşıyoruz. Bu noktaya gelene kadar nasıl değişim gösterdiğimiz ise Derek’te açık seçik belli oluyor sanırım.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Advertisements
Posted in İngiltere | Leave a comment

Kamera-Kalem

Bu makale ilk olarak “L’ecran Frabcalse“da 30 Mart 1948 tarihinde “Du Stylo a la caméra et de la caméra au stylo” başlığıyla yayımlanmıştır. Makalenin çevirisi Nagihan Özer‘e aittir. Makalenin sitede yayımlanan bu kısa özeti, Ali Karadoğan‘ın derlediği ve De Ki Yayınları‘ndan çıkan “Sanat Sineması Üzerine” isimli kitaptan alınmıştır. (S.21-26)

Kamera-Kalem

İnsan şu sıralarda kendisini sinemada bir şeylerin olduğunu fark etmekten alamıyor. Hassasiyetlerimiz, yıllardır bezgin ve geleneksek yüzlerini dünyaya gösteren sıradan filmlerle kör olma tehlikesi içinde bulunuyor.

Bugünün sineması yeni bir çehreye bürünüyor. Peki bunu nasıl anladık? Cevap basit: yalnızca gözlerimizi kullanarak… İşte tam gözümüzün önünde gerçekleşen bu çarpıcı dönüşümü belki yalnızca bir film eleştirmeni fark etmeyebilir. Bu yeni güzellik hangi filmlerde görülebilir? Elbette eleştirmenler tarafından es geçilenlerde… Renoir’ın Oyunun Kuralı (Regle du Jeu, 1939) filmi, Welles’in filmleri ve Bresson’un Boulogne Ormanı Kadınları (Les Dames du Bois de Boulogne, 1945) filmi gibi sinema için yeni bir geleceğin temellerini atan filmlerin, her nasılsa eleştirmenlerin dikkatlerinden kaçmış olması yalnızca bir tesadüf değildir.

Fakat eleştirmenlerin övgüsünden mahrum kalmış filmlerin ben ve daha birçok arkadaşımın üzerinde uzlaşıya vardığımız filmler olması da önemli bir noktadır. Aslında bu filmleri geleceğin habercisi olarak görmekteyiz de diyebiliriz. İşte bu nedenle avangarddan söz ediyorum. Ne zaman yeni bir şey gerçekleşşe, orada mutlaka bir avangart vardır.

Asıl meseleye gelirsek; sinema tıpkı diğer sanatlar -özellikle resim ve roman- gibi, bir ifade aracına dönüşmektedir. Önceleri bir fuar alanı etkinliği, ardından da sokak tiyatrosuna benzer bir eğlence veya bir çağın imgelerini koruma aracı olan sinema, yavaş yavaş bir dil haline gelmektedir. Benim dil sözcüğüne bu bağlamda yüklediğim anlama göre dil, bir sanatçının ne kadar soyut olursa olsun düşüncelerini ifade ettiği veya tıpkı günümüz roman ve denemelerinde yapıldığı gibi takıntılarını aktardığı bir biçimdir. Bu sebeple ben bu yeni sinema çağını kamera-kalem diye nitelendirmek istiyorum. Aslında kamera-kalem metaforu oldukça doğru bir tanımdır. Bununla belirtmek istediğim; sinemanın yavaş yavaş görselliğin sultasından, görüntü için görüntü fikrinden ve anlatının birincil ve katı taleplerinden uzaklaşacağı; tıpkı yazı dili kadar esnek ve incelikli bir yazı aracı haline geleceğidir. Muazzam bir potansiyele sahip olmasına rağmen sinema sanatı sonsuza kadar aynı gerçekçiliği sürdürerek ve popüler romandan miras aldığı toplumsal fantazi tarlasını ekip biçerek devam edemez. Sinema her konu ve türü ele alabilmelidir. Hatta insanoğlunun üretim, psikoloji, metafizik, idealar ve tutkularına dair felsefi tefekkürlerinin çoğunun kaynağı da sinemanın sınırları içinde pekala yer bulmaktadır. Daha da ötesi, benim fikrimce, yaşama ilişkin çağdaş idea ve felsefelere yalnızca sinema tam anlamıyla hakkını verebilir. Combat gazetesine yazdığı bir makalesinde Maurice Nadeau, “Eğer Decartes bugün hayatta olsaydı roman yazardı” demiştir. Nadeau’ya saygısızlık etmek istemem ama, bugün bir Descartes yanına bir 16mm kamera ve biraz da film alarak kendisini yatak odasına kilitler ve düşün dünyasını filme alırdı. Descartes’ın Yöntem ÜZerine Konuşma eseri bugün sadece sinemanın tam anlamıyla hakkını vererek ifade edebileceği bir eser olurdu.

Günümüze kadar sinema bir gösteri olarak görülmenin ötesine geçememiştir. Bunun temel nedeni de tüm filmlerin bir tür salon ortamında gösteriliyor olmasıdır. Fakat 16mm ve televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte herkesin bir projektöre sahip olacağı, yerel kitapçıya giderek edebi eleştiri ve romanlardan matematik, tarih ve fen bilimlerine kadar çeşitli konularda ve biçimlerde yapılmış filmler kiralayacağı günler yakındır. İşte o zaman sinemadan söz etmek artık mümkün olmayacaktır. Edebiyatla benzer biçimde sinemanın da her türlü düşünce alanını ifade edebilen bir dil gibi özel bir sanat olmamasından dolayı, bugün çok çeşitli sinemalar olacaktır.

(…)

Filmler gün ışığına çıkacaklar, bu konuda şüphe yok. Sinemanın mali ve maddi sıkıntıları, henüz var olmayan bir şey üzerine insanların laf üretebildikleri tuhaf bir paradoks yaratmaktadır. Ne istediğimizi biliyor olmamıza rağmen, bunu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimizi veya nasıl ve ne zaman gerçekleştirebileceğimizi bilmiyoruz. Fakat sinema gelişmekten ve ilerlemekten başka bir yolda olamaz; çünkü sinema geçmişin omuzlarından bakarak ve çoktan bitmiş bir devrin nostaljik anılarını geveleyerek yaşayabilecek bir sanat değildir. Dolayısıyla sinema yüzünü geleceğe dönmüştür, zira gelecek -evrendeki diğer her şey için olduğu gibi- sinema için de gerçek önemse sahip tek kavramdır.

Alexandre Astruc

Posted in Serbest | Leave a comment

Un Prophéte


Yönetmen: Jacques Audiard
İtalya & Fransa, 2009

19 yaşında hapse düşen Malik Djabena’nın hüküm giydiği 6 yıl boyunca yaşadıkları, mafya ilişkileri ve suç âleminde içeriden yükselişini yaklaşık 150 dakikaya sığdıran Fransız yapımı Un prophète, Cannes’da Jüri Büyük Ödülü kazanmasının ardından Oscar adaylığı da aldı. Malik’in boyun eğmek zorunda kaldığı Korsikalı mafya babası César Luciani sayesinde yükselişi, uzun süresinin de sağladığı rahatıkla sindire sindire işlenmekte. Fakat uzun yapımların sıklıkla “epik” yakıştırmasına maruz kalmaları burada olduğu gibi yanıltıcı olabiliyor. Zira güçlü bir suç filmi olmasına rağmen Un prophète bana göre epik bir yapıda değil. Gücünü ise içeride ve dışarıda iktidar olma çabasındaki etnik suç örgütlerinin mücadelelerinde yer bulan sürükleyici suç skeçlerini bütünleyebilmesinden alıyor.

Arap olmasına rağmen Luciani’ye çalışan, ama belli köşeleri tutmuş kendi ırkına mensup yapılanmalarla da temas halinde olan Malik, hem içeride hem de dışarıda kendini garantiye almanın mücadelesini veriyor. Bunu yaparken gözüpekliği ön plâna çıkıyor görünse de, senaryonun ona sağladığı şans ve tesadüfler zaman zaman gerçekçi anlatımın önüne tümsekler koyabiliyor. İçeriden dışarı taşan karmaşık suç ağacının dalları sanki o ağaca ait değil de sonradan eklenmiş hissi uyandırıyor. İçeridekilerin dışarıdaki bazı tanıdıkları, onların da tanıdıklarının tanıdıkları yardımlarıyla organize edilen uyuşturucu, şantaj, cinayet işleri (ki birçoğu dişe dokunur şekilde tasarlanmamış) biçim dışında konu olarak baştan savıldığını biraz belli ediyor. Malik’in Luciani’nin verdiği görevlere koşarken, bir yandan da kendi suç kariyerini yaratma evresi, onun dönüşümünü yansıtmada iyi sayılabilecek iken, bu evre için belirlenen olayların seçiminde yeterince titiz davranılmamış diye düşünüyorum. Tahar Rahim’in başarıyla canlandırdığı Malik, şaşkın ördek-mahallenin bıçkın delikanlısı karışımı görünümüne karşın %100 hırslı bir suç figürü olarak iknada sorun yaşamazken, ne yazık ki aynı yüzdeyi derinlikli bir karakter olmada gösteremiyor bana göre. Jacques Audiard bir önceki De battre mon coeur s’est arrêté filmindeki suç eğilimli karakterini çok daha boyutlu biçimde ele almıştı örneğin. Yine de, belki 150 dakikada anlattıklarını 90 dakikada anlatabilecek iken, bunu 150 dakika olduğunu hissettirmeden yapabilen akıcılıkta bir yapım.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

Posted in Fransız Sineması, İtalyan Sineması | Leave a comment

Jean-Luc Godard Röportajı


Jean-Luc Godard’ın son filmi (Film) Socialisme üzerinden AP Yeşiller Grubu’nun lideri Daniel Cohn-Bendit’le yapmış olduğu uzun röportajın çevirisi sitede üç bölüm halinde yayınlanacaktır. Bu eklenen bölüm röportajın ilk bölümüdür.

SİNEMA ÖLDÜ*

DANİEL COHN-BENDIT: Bu kareler, bu donanım, bu videolar, bu kitaplar… Gerçekten de kapanmadık defter bırakmayacak mısın?

JEAN LUC GODARD : Defter kapatmak değil bu ama, hepsi mazide kalmış şeyler zaten. Anne-Marie (Miéville) bunu benden önce yapmış. Yeni baştan bir şey yaratmak çok zor. Sinema yüz yıl önce vücut bulmuş ufak bir araç. İnsanlarla, parayla, kadınlarla ilişkileri anlatmış ve artık bitmiş. Nasıl bir tablo resmin tarihçesini yansıtmıyorsa tek bir film de sinema tarihini yansıtmıyor. Sinema güç bela ayakta durmuş. Sinemayı başka bir şeye çevirmeye çalışıyorum. Mamafih benim de bir ayağım çukurda.

COHN-BENDIT: Bu doğru değil. Filminde inanılmaz bir enerji var. Beni büyüleyense birçok farklı katmanı kullanarak tasvir yapmandı. Bir bakıyoruz Akdeniz’desin, sonra toplumsal sınıfları gösteriyorsun…

GODARD: Prodüksiyonda hiç sorun yaşamadım ama sonrasında basım ve dağıtımda yanılabiliyorsun, o da ayrı bir konu. Yapım aşaması ne kadar sürdüyse filmin gösteriminin de o kadar sürmesini istedim ki bu da dört yıla tekabül ediyor…

COHN-BENDIT: Bu filmde dört senelik emeğin mi var?

GODARD: Evet. Onlara bunu çekmenin dört yıl alacağını söylemiştim… hayır, aslında söylememiştim. Dağıtımın da şöyle yapılmasını istemiştim: Bir erkek ve bir kız ya da ikili, üçlü ufak gruplar olacaktı. Onlara filmin kopyaları verilecekti ve uçaktan paraşütle atlayacaklardı. Ellerinde Fransa haritasıyla nereye ineceklerini bilmeyeceklerdi ve sonrasına kendileri karar vereceklerdi. Kafelere gidecek, yüzlerce kez izlettireceklerdi. Neler olacağını görecektik. O bölgenin nabzını yoklayıp insanların filmi nasıl bulduğunu öğreneceklerdi. İkinci sene film küçük çaplı festivallerin belirli salonlarında gösterilecekti. Daha sonra yayımlamaya gerek olmayacaktı, yapımcıların 300,000 Avro koyduklarını da düşünürsek zaten masrafını çıkartmış olacaktı fakat bu süreç dört yıl alacaktı. Tüm bunların yerine onun için çekilmemiş bir dünyaya dağıtıldı…

COHN-BENDIT: Ama film Cannes’da gösterilecek?

GODARD: Cannes’a “onlar” gönderdi.

COHN-BENDIT: Sen gitmiyor musun? Berlin’deki herkes o gece boyunca seni bekledi. Avrupa Film Ödülü’nü alacaktın.

GODARD: Kabul etmedim.

COHN-BENDIT: Kabul ettiğini söylemişlerdi.

GODARD: Ama en başından beri kabul etmemiştim.

COHN-BENDIT: Gelmeyeceğini biliyordum ve onlara yazarak bunu belirttim. Wenders harika bir metin çıkarmıştı…

GODARD: Ama Wim’e gelmeyeceğimi söylemiştim. Son sözüm buydu. Anne-Marie ile, artık şaşaalı işlere girişmenin gereksiz olduğuna karar vermiştik. 68’den önce Paris’teki seyirci kitlem 100,000 kişiydi.

COHN-BENDIT: “A bout de souffle” için bundan da fazlaydı!

GODARD: Ama “A bout de souffle”dan 10 yıl sonra daha da düşmüştü. 100,000 bilet hep sabitti çünkü Pierre Overney’in [1] cenazesine de bu sayıda insan katılmıştı. O seyirciyi bulacağımıza kendimizi inandırmıştık. Problem şu ki artık Paris’teki o 100,000 kişi yok, tüm dünyada bu kadar kaldı. En azından onların yüzde 10’una ulaşabiliriz. Bir şeyler yapmaya çalışıyorum ama artık her şeyle uğraşacak halim de kalmadı. URSSAF [2], telif ücreti…

COHN-BENDIT: İstemiyor musun yoksa artık uğraşamıyor musun?

GODARD: Uğraşamıyorum.

COHN-BENDIT: Canına tak ettiği için mi?

GODARD: Hayır, şartlar değiştiği için. 22 Mart’ta “Film Socialisme”in bir gösterimi yapıldı. Orada değildin.

COHN-BENDIT: Bana haber vermeliydin…

GODARD: Sana davetiye hazırlamıştık ama o hengamede kayboldu. Sen o aralar Cécile Duflot ile tartışıyordun. Anne-Marie ile dün bundan bahsettik. Ona “Dany ile buluşacağım için biraz endişeliyim. Benimle neden görüşmek istediğini bilmiyorum” dedim. Biz seninle ender olarak bir araya geliriz. Nanterre zamanlarımızdan beri hep ben seni görmeye gelirdim…

[1] 25 Şubat 1972’de bir Renault güvenlik görevlisi tarafından öldürülen Maoist militan.
[2] Unions de Recouvrement des Cotisations de Sécurité Sociale et d’Allocations Familiales / Sosyal güvenlik ve aile yardımı ödemelerinden sorumlu organizasyon.

* Bu röportajın Fransızca orijinali Telerama sitesinde, İngilizcesi ise Cinemasparagus‘ta yayımlanmıştır. Çeviri hem İngilizce hem de Fransızca’dan yapılmıştır.

Çeviri: Melih Tu-men

Posted in Roportajlar | Leave a comment

Sylvain Chomet Röportajı


Q: Senaryoyu nasıl oluşturduğunuza dair biraz bilgi verebilir misiniz? O konuda bazı tartışmalar yapılıyor.

Slyvain Chomet: Hayır, o kadar da tartışma olmadı ama İngiltere’de kötü bir gazetecilik örneği sergilendi. Belleville’de Randevu (Belleville Rendez-vous, 2003) üzerinde çalıştığım zamanlarda Jacques Tati’nin kızı Sophie Tatisheff ile Bayram Günü’nden (Jour de Fête, 1949) bir bölüm kullanmak amacıyla izin istemek için irtibata geçtim. İzin alabilmek amacıyla ona elimizdeki materyali, Belleville’de Randevu senaryosunu ve o zamana kadar çektiğimiz birkaç görüntüyü gösterdik ve bunları beğendi. Tüm bunlar ona yabancı gelmedi ve senaryoyu hatırladı. Açık olarak bir babanın kızına mektubu olan filmin kendisiyle ilgili olduğunu biliyordu. Tati bu senaryoyu üç veya dört yıl kadar uzun sayılabilecek bir süre içinde yazmaya başladığı sırada 13 yaşında olan kızının büyümekte olduğuna şahit olmuştu. Sophie bize Bayram Günü’nden bir bölüm kullanmamız için izin vermişti ve kastettiği senaryoydu. Onunla iletişime geçtikten kısa bir süre sonra hayatını kaybettiğinde tanışmamıza bile fırsat olmamıştı. Sonrasında Jacques Tati’nin mirasçılarından Les Films de Mon Oncle’den Jerome Deschamps ve Mikall Micheff ile iletişime geçtik ve bana senaryoyu verdiler. Senaryoyu çok beğendim. Babayla kızı arasındaki muhteşem ilişkiyi konu alan senaryo çok güçlü ve aynı zamanda sadeydi. Bugün 17 yaşında olan kızım film için çalışmaya başladığımızda 5 yaşındaydı ve benim onunla ilişkilerimden dolayı senaryo bana çok yakın gelmişti. Filmin haklarını satın aldık, Deschamps ve Micheff mutluydu. Dolayısıyla senaryo hakkında tartışmalı bir durum yok.

Q: Ancak, sizin de daha önce ifade ettiğiniz gibi basında senaryo ve filminiz hakkında bazı tartışmalar yer aldı.

Chomet: Richard MacDonald adında Jacques Tati’nin torunu olduğunu söyleyen bir kişiden mektup aldım. Mektupta Tati’nin savaş yıllarında Lido’da (Paris) bir kadınla tanıştığını ve sonradan kadının bir kıza hamile olduğuna dair hikayeyi anlattı. Ancak o sıralarda evli olan Tati sorumluluk almak istememişti. Ayrıntılarını merak ettiğim bu hikayeyi öğrenebilmek için mektubu aldıktan bir süre sonra bu adamla tanışmaya karar verdim. Ancak tanıştığımızda saldırgan bir tutumla beni provokasyonda bulunmakla suçladı. Ben de ona: “Eğer bir baba ile kızı hakkında güçlü ve duygusal bir hikayeden söz ediyorsan kızınla birlikte bu deneyimi yaşamış olmalısın. Bu nedenle hikayeyi hiç görmediği ve birlikte yaşamadığı bu kıza ithaf etmesi için herhangi bir neden olamaz” şeklinde cevap verdim. Eğer bu konuyla ilgili bir sorunu varsa Jacques Tati’nin mirasçılarıyla konuşması gerektiğini söyledim. Sonrasında filmi izlememiş birisinden The Guardian’da filmle ilgili tüm bu sevimsiz konuların yer aldığı bir makale yayınlandı. [Editörün notu: The Guardian’dan Vanessa Thorpe Tati’nin torunu Richard MacDonald’dan alıntı yaparak şöyle yazmıştı: “Tati’nin yaşadığı sorunları bilmeden L’illusionniste’in orijinal senaryosunu sabote etmek yazarına grotesk, eklektik ve nostaljik bir saygı gösterisinde bulunmanın ötesinde son derece saygısızca bir davranış.”]

Q: Filminiz için senaryodan uyarlama yaptığınız sırada Tati gibi tanınmış bir yönetmenin çalışması baskı hissetmenize neden oldu mu?

Chomet: Beni yönlendiren iki unsur vardı. Öncelikle Sophie; sadece senaryonun kendisiyle ilgili olduğundan dolayı değil, bunun ötesinde bir babanın büyümekte olan kızına hayatı anlatmaya çalışması üzerine kurulu olmasıydı. Senaryoyu okuduktan sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm çünkü Sophie Taticheff bu haliyle filmin çekilmesini istemiyordu. Kimsenin filmde babasını canlandırmasını istemiyordu. Ayrıca, senaryo Jacques Tati’nin diğer işleriyle kıyaslandığında ayrıksı bir yerde durması benim için önemliydi. Eğer filmi yapabilseydi kariyerinin farklı bir yönde ilerleyeceğini düşünüyorum. Uzun bir süreyi kapsayan filmin farklı yerlerde ve sıklıkla seyahat ederek ilerlemesi Tati için sıra dışı bir durumdu. Bu nedenle, başka bir Monsieur Hulot değildi. Benim için zor olan yanı ise bunu animasyonda başarılı bir şekilde yapabilmekti.

Q: Yaşıyor olsaydı Tati’nin animasyonu onaylayacağını düşünüyor musunuz?

Chomet: Bilmiyorum. Çizime hayran olduğunu biliyorum ancak kendisi çizemediği için biraz hayal kırıklığına uğradığını düşünüyorum. Ayrıca filmlerinde her zaman çocuklukla sıkı bağlar bulunduğunu görüyoruz. Örneğin Play Time’a (1967) baktığınızda tanımladığı dünya çok kötü. İç karartıcı, gri, monoton ve neredeyse robot gibi. Ancak yine de sonundaki o güzel atlıkarınca sahnesiyle çocukça bir hale geliyor. Bence bu hayata bakışın çok güzel bir yolu. Aynen Amcam’daki (Mon Oncle, 1958) küçük çocukta olduğu gibi filmlerinde sıklıkla bu unsurlar var. Aynı sebeple Sihirbaz’ın (The Illusionist, 2010) sonu bana iç karartıcı gelmiyor. Baba ve kızı kendi yollarına gidiyorlar. Genç ve farklı bir kuşağa ait olan kız kendi kültürüne uygun bir yaşamı seçiyor. Yaşlı adam ise yaşamına devam ediyor ve başka bir şey yapıyor. Bana kalırsa sonunda tekrar karşılaşmaları çok etkileyici. Sorunuza gelecek olursak, eğer Tati’yle tanışabilseydim isteyip istemeyeceğini bilemiyorum. Aslında çoğu zaman kahramanlarınızla hiç tanışmamak daha iyi olabiliyor!

Q: Daha önce Belleville’de Randevu’da yaptığınız gibi filmde Tati’nin olduğu bir sahnenin bulunmasına nasıl karar verdiniz?

Chomet: Filmde yer alıp neler olup bittiğine bir göz atmasına ihtiyaç duyduğumu hissettim. Animasyon Tati ile gerçek Tati bir ayna gibi birbirlerine bakıyorlar ve “Kalmak istiyor musun?” diye sorup ardından “hayır, hayır, hayır” diye cevaplayıp ayrılıyorlar. Bence en azından bir an için orada olmalıydı.

Q: Bu film önceki çalışmalarınızdan daha farklı bir yerde duruyor.

Chomet: Evet, kesinlikle. Belleville Randevu oldukça iyi gitti ve pek çok kişi bana gelip: “Film çok iyiydi, tekrar böyle bir film yapacak mısınız?” gibi sorular soruyordu. Ancak ben bunu tekrar yapmak istemiyordum. Tamamen farklı bir şey yapmak istiyordum. İlk başta senaryonun animasyon için yazılmamış olması zorluk gibi görünse de bunu yapabileceğime ikna olmuştum. Cannes’a yaptığım tren yolculuğu sırasında senaryoyu okudum ve tren yolculuğu ile film arasında ilişki olduğunu hissettim. Kamera kullanımı ve bazı konularda daha sade olabilmek için Jacques Tati’ye ihtiyacım olduğunu hissettim. Ancak yaptıklarımızı daha basit yapmaya çalışmak ve basit görünmesini sağlamanın inanılmaz derecede zor olduğunu tekrar deneyimlemiş oldum.

Q: Her şeyin üç boyutlu yöne gitmeye başladığı günümüzde iki boyutlu bir iş yapmak meydan okumak mıydı yoksa size çekici bir fikir olarak mı göründü?

Chomet: Evet, bugünlerde iyi animasyoncuların çoğunlukla üç boyutlu işlerle uğraşmaları bizim için sorun oldu. Sanal dünyadan oluşan ve esasında ipleri olmayan kuklaları yönetmeye benzeyen üç boyutlu çalışma eskizlerde iyi olmanızı gerektirmesi gibi yönleriyle iki boyutlu yapımdan daha az bilgi sayesinde gerçekleştirilebiliyor. Ancak iki boyut animatörleri ‘geleneksel’ anlamda çizim yapan, hızlı çizebilen ve anatomiyi iyi bilen kişiler olmalılar. İnsanların ve hayvanların davranış ve hareketlerini bilmeniz gerekir.

Q: Çocukların filminizi nasıl bulacağını düşünüyorsunuz?

Chomet: Hiçbir zaman çocukları genel izleyici kitlesi olarak amaçlamadım. Bence bunu yaparsanız kendinizi sınırlandırmış olursunuz. Ancak öte yandan, pek çok çocuğun Belleville’de Randevu’yu beğenerek izlemiş olması benim için sürpriz olmuştu. Örneğin, evde pek çok Pixar filmi olmasına rağmen kızımı hiçbir zaman film izlememesi için zorlamamışımdır. Ancak bir gün DVD’yi gördü, izlemek istedi ve çok beğendi. Bence çocuklar için hepsi gerçek. Çoğu kişi animasyon gördüğünde büyüleniyor. Animasyon bir sihir.

Çeviren: Erdem Korkmaz

Bu röportaj ilk olarak Electricsheepmagazine sitesinde yayımlanmıştır.

Posted in Roportajlar | Leave a comment

Woman Without Piano


Yönetmen: Javier Rebollo
İspanya, 2009

İspanyol yönetmen Javier Rebollo’nun “Piyanosu Olmayan Kadın” filmi, Madrid’de eşiyle birlikte yaşayan bir kadının bir gününü konu alıyor. Kadının gündelik hayatı, yaptığı iş, çevresindekilerle iletişimi, sağlık sorunları ve ev yaşamı rutin bir hayatın parçalarını oluşturuyor. Bütün bu öğeler zamanı belirsiz olan hikayedeki isimsiz kadın karakteri anlamamıza ve tanımamıza da yardımcı oluyor. Çevresindeki insanlarla iletişimi son derece sınırlı olan ve pek fazla konuşmayan kadın karakterin gündelik rutinini bir geceliğine bozması ise, bize gündelik hayatın bir yerinde bulduğu çatlak sayesinde yüzeye çıkan Kafkaesk bir ruh halini de hatırlatmış oluyor. Kafka’nın Dava’sında neyle suçlandığından habersiz olan karakterin yaşadığı şaşkınlığın ve tedirginliğin birleşimi ya da Şato’ya bir türlü ulaşamayan, tuhaf bir şekilde olduğu yere hapsolmuş bir insanın nafile çırpınışlarını filmdeki karakterde de görmek mümkün.

Bu ruh halini sırf bir bireyle sınırlandırmamak, daha genel bir perspektiften değerlendirerek, 21. yüzyılda toplumsal yapı ve bireyin içine düştüğü çıkmaz açısından geniş bir okumayla ele almak mümkün. Zira filmin zamanının ve karakterinin belirsizliği de resme daha geniş açıdan bakmamız gerektiğini vurguluyor. Daha önce Iciar Bollain’in 2003 tarihli filmi “Take My Eyes”da, İspanyol toplumundaki aile içi iletişimsizliğe, şiddete, bireysel korkulara, toplumun ataerkil yapısına ve insan ilişkilerindeki yabancılaşmaya tanık olmuştuk. Oysa “Piyanosu Olmayan Kadın” bu yabancılaşmayı daha farklı bir açıdan ele alarak, bunun bireyin varoluşunda yarattığı kırılmaya dikkat çekiyor. Bir tür aidiyet ve kimlik bunalımını açık ediyor. Kadının anne ve eş rollerinden uzaklaştığında yaşadığı boşluk anı, bir anlamda toplumun önyargılarının bireyi şekillendirirken, diğer yandan bireyin içini boşalttığını da gösteriyor.

Bu ortamı hazırlayan başlıca faktör ise, toplumun bireylere kazandırdığı ve bireylerin arkasına saklanarak yaşadığı toplumsal maskeler, indirgeyici toplumsal roller. Bu maskeler bir yandan bireye bir kimlik kazandırırken, öte yandan ise bireyi kimliksizleştiriyor. Filmdeki kadının eline bavulunu alarak kendini dışarıya atmasıyla ilginçleşen hikaye, bu açıdan oldukça önemli bir sosyolojik saptamayı da beraberinde getiriyor. Toplumsal rollerimizi dışarıda bıraktığımızda biz kimiz aslında? Biz diye bir şey var mı? Varoluşumuzu belirleyen, aidiyetimizi güçlendiren ve kimliğimizi şekillendiren şeyler neler? Bütün bu soruları filmde sorgulamak mümkün. Film de zaten cevaplardan çok bu sorularla ilgileniyor ve herkesin kendi cevabını kendisinin bulması konusunda ısrarcı bir tavır sergiliyor.

Seyircisini zorlayan bir film olmasına rağmen, minimalist filmleri sevenlere bu farklı İspanyol filmini rahatlıkla önerebilirim.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Posted in İspanya Sineması | Leave a comment

17. Altın Koza Film Festivali Değerlendirmesi

17. Altın Koza Film Festivali Değerlendirmesi

Mavi Marmara saldırısından sonra, “insanlar kan ağlarken biz eğlenemeyiz” gerekçesiyle Haziran ayından Eylül ayına ertelenen Altın Koza Film Festivali, bu yıl ilginç bir ikilemi de içinde barındırıyordu. Festivalin her sene Adana’da düzenlenmesinin kentin prestiji açısından öneminin farkında olan Adana Büyükşehir Belediyesi, sinemanın ve genel olarak sanatın dönüştürücü gücünü göz ardı ederek, festivali salt bir eğlence aracına dönüştürecek bir söylemle hareket edip festivali ertelerken; diğer taraftan da festival yönetiminin konjonktüre uygun politik filmlerden ve belgesellerden hazırladığı bir seçki vardı. Belediye ve festival yöneticileri arasındaki bu temel bakış ve algı farkı, festival süresince devam eden organizasyonlarda da kendini gösterdi. Bürokratların özel programlarda ve kente gelen sanatçıların yanlarında boy göstermesi ile festivalin ve festivaldeki içeriğin oldukça uzağında kalan söylemleri bahsettiğim çelişkiyi daha da derinleştiriyordu.

Yönetim ve organizasyon anlamında yaşanan karmaşanın yanında, bu yılki festival programı, özel bölümler dışındaki filmleri göz önüne aldığımızda geçmiş senelere nazaran oldukça zayıftı. Ulusal Yarışma’da Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmi haricinde kalan Türk filmleri ortalamanın üzerine çıkamıyor, ehveni şerden birbirlerine üstünlük sağlıyordu. Gösterimi ilk kez Adana’da yapılan Kavşak ise, iyi çekilip iyi oynanmış bir film olmasına rağmen, inandırıcılıktan ve gerçeklikten yoksun kalarak, video klip estetiğindeki toz pembe finaliyle oldukça çetrefilli bir hikayeyi suya sabuna dokunmadan birleştirme kolaycılığına kaçıyordu. Karakterlerin hiçbirinin toplumsal bir bağlama oturtulamaması, aralarındaki ilişkinin rastlantılara bağlanması ve filmin temel bir omurgasının olmaması çatışan hikayelerin birleşmesini engelliyordu.

Ulusal Yarışma’nın haricinde, festivalde Müjde Ar’a verilen Yaşam Boyu Başarı Ödülü nedeniyle oyuncunun beş filminden oluşan bir seçki aracılığıyla Türk sinemasının son dönemiyle 1980’ler Türk sineması arasında da bir bağ kuruluyordu. Atıf Yılmaz, Ömer Kavur ve Halit Refiğ gibi yönetmenlerin filmleri üzerinden günümüz sinemasındaki kadının sunumu açısından bir bağ kurmak şaşırtıcı olduğu kadar; yeni dönem sinemacıların kadına bakışını ve toplumsal alanda kadının yerini sorgulayışını ya da sorgulayamayışını görmek ve bu konu üzerine düşünmek oldukça faydalıydı. Asuman Suner’in Hayalet Ev kitabının son bölümünde “Yeni Türk sinemasına kadınlar açısından baktığımızda ne söyleyebiliriz?” sorusu, Müjde Ar seçkisiyle birlikte hepimizin zihnine yeniden düşüyordu.

“Balkanların Belleği” ismiyle, Yunanlı yönetmen Theo Angelopoulos’un Kitara’ya Yolculuk (Taxidi Sta Kythira, 1984) filminden başlayarak son filmine kadar olan tüm filmlerini kapsayan bölümde, yönetmenin 2. ve 3. dönem filmleri gösterildi. Bunun dışında yönetmenle ilgili çekilmiş dört belgesel de festivalde izleyicilerle buluştu. Festivalin onur konuğu olan yönetmen, filmlerinden oluşan bir sergiye ve sinemasını anlattığı bir panele de katılarak, Adanalı sinemaseverle buluştu.

Altın Koza’nın bu yıl dikkat çeken bir diğer bölümü de Filistin sinemasına ayrılan “Filistin: Barışa Hasret” adını taşıyan bölümdü. Bu bölümde son dönemde İsrail-Filistin arasındaki savaşı anlatan çarpıcı belgesellerin dışında, Filistinlilerin çektiği, savaş dışında da Filistin’de yaşayan insanların gündelik hayatlarında yaşadıkları sorunları gösteren ve Filistin meselesine farklı bir perspektiften bakabilen filmler gösterildi. Filistin sinemasıyla ilgili düzenlenen panelde de Filistin sinemasının farklı fraksiyonlara ayrıldığı ve herkesin Filistin’i görmek istediği şekilde yorumladığı konuşuldu. Panelin en dikkat çekici noktası ise, Filistin’de film yapan Filistinli yönetmenlerin kendilerini bir kurban olarak gösteren dış basındaki bu imajı yıkma gayretini yüksek sesle dillendirmeleri oldu. Filmlerinde doğrudan siyaset yapmaktansa, insan hikayeleri üzerinden yaşanan trajediyi vurgulamanın gerekliliğine dikkat çeken yönetmenler, genç neslin de artık bu yolda ilerlediğini ve uluslararası alanda başarı kazanan filmlere imza attıklarını ifade etti.

Festivalin özel bölümleri dışında gösterilen yabancı filmlerden, bu yılki festivalin açılış filmi de olan İspanyol yönetmen Javier Rebollo’nun Kafkaesk bir atmosfere sahip filmi Piyanosu Olmayan Kadın (La Mujer Sin Piano, 2009), diğer filmlere göre öne çıkıyordu. Madrid’de eşiyle birlikte yaşayan bir kadının bir gününü konu alan ve kadının günlük rutinlerini ekrana getiren filmde, başkarakterin bir gece aniden elinde bavuluyla kendini dışarı atmasıyla hikaye günümüz insanı üzerine düşündürücü sorular soran bir filme dönüşüyordu. Toplumsal hayatta kendisine biçilen “eş” ve “anne” rollerinden sıyrılan bir kadının yaşadığı varoluşsal travma, bir yandan da toplumsal ile bireysel alan arasındaki ilişkiyi sorgulatarak, bireyin kimlik ve aidiyeti üzerine düşündürücü bir bakış açısı kazandırıyordu.

Bu yıl sıkıntılı başlayan ve sönük geçen 17. Altın Koza Film Festivali’nde ödüller ise çok sürpriz olmadı. Bu yılki festivalde yarışan filmlerin kalitesinin görece geçmiş senelere göre düşük olması ödülleri de tahmin edilebilir kıldı. Bal filmi hem Ulusal Yarışma’da hem de SİYAD tarafından “En İyi Film” ödülüne layık görüldü. Halk Jürisi Ödülü Nefes’e giderken, En İyi Yönetmen ödülünü de Nefes filminin yönetmeni Levent Semerci ile Kavşak filminin yönetmeni Selim Demirdelen arasında paylaştırıldı.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

Posted in Serbest | Leave a comment